471730 306892659403447 1559691202 o

Bu kitabın basımını yapacak kişiler ile  hassas olduğum bir konu üzerinde görüşmeler yaptık.

Kitabın basımı ile ilgili çalışmalar devam ediyor. İngilizceye çeviri yapılması gündemde. Bu özel şartların  uygulanması için biraz zamana ihtiyaç var..

Ben özellikle Arkeoloji eğitimi alan tüm öğrencilere ve  Arkeoloji’ye meraklı  olan herkese  daha çabuk  ulaşabilmek ve isteyen  herkesin  ücretsiz olarak kitaba sahip olmalarının çok önemli bir hizmet olacağını düşünerek; kitabımın basımına kadar olan süre içinde   ‘’E- KİTAP’’ olarak yayınlanmasının  faydalı ve doğru  olacağına karar verdim.

Bilgilerinize Sunuyorum.

Arkeolog – Prehistoryen Ufuk Baş

 

Kitap ciltlerini aşağıdaki linklere sağ tıklayıp farklı kaydet diyerek bilgisayarınıza indirebilirsiniz.

You may download the volumes to your computer from below links by "right click and save as"

 

Cilt I (Volume I) 

Cilt II (Volume II)

  

 Cilt 1 Kapak TR   Cilt 1 Kapak EN

DUYGU YARATICISI VE DÖNÜŞTÜRÜCÜSÜ OLARAK

MÜZİĞİN İNANIŞLAR / TOPLUMLAR ARASINDAKİ YERİ

Kutsallık olgusu insanlık tarihinin başlangıcından beri dünya üzerindeki ilkel ya da ilkel olmayan tüm toplumlarda yer edinmiştir. ilk çağlarda kendinden büyük ve ilahisel bir varlığı ya da varlıkları kabullenmek insanın gerçeklikten de önce inanış ve korkularının sonucudur. Sebep - sonuç ilişkisi kurmak için, anlamlandırmak ya da belirli inanış kalıpları içerisinde anlam verilemeyenleri kabullenmek için, insanın doğasının gerekliliği sonucu “tanrı” , “kutsal varlık/ varlıklar” gibi bir çok ilahi anlayış dünya üzerindeki tüm toplumlarda yer edinmiştir. Aslında insan Evrende Tanrısal Güç taşıyarak var olmuştur…İhtiyacı olduğu anlarda, Kutsal olarak bilinen Dağların,Tepelerin en yüksek  yerlerine çıkarak Gök Tanrı ile konuşarak dua etmiş,kendisi ile Tanrı arasında  başka bir varlığın olmasına izin vermemiştir…Ritüeller bu  ‘’Tanrı-İnsan’’  buluşmaları ile zaten başlamıştır…İnsanın Tanrı ile buluşmasını gerçekleştirdiği en doğru yer DOĞA ‘nın kendisi olmuştur…Ancak zaman içinde  ve özellikle kapalı mekanlarda  yapılan ritüellerin ağırlık kazanması ve Ritüelleri yöneten kahraman Klan Liderlerinin  Savaşlar ve yayılım hareketleri ile Klanlardan uzak kalmaları sırasında Ritüel yöneten Rahipler,Kam’lar; toplumlarda inanç sisteminin  sorumluları  olarak yer almaya başladılar… Ancak   Yaradılan Güçlü İnsanlar,Güç Kavimleri Kendilerini ifade etmek için  MÜZİK ve SANAT’I  Bilinenlerin çok ötesinde ve çok erken zamanlarda kullanmaya başlamışlardır… İnsanın doğa ile mücadelesi, Güçlü  “öteki dünya”  ve ÖLÜMSÜZLÜK inançları , toplumların “Tanrı” kavramını ve kutsal olanı yavaş yavaş toplumsallaştırmaya başladığı bir sürece doğru götürmüştür.

 Yerleşik hayat düzenine ve tarıma geçiş yapan,  insanoğlu, mevsimi gelince yağmur yağdırması, güneşi açtırması, ürünü geliştirmesi... vb. beklentiler içerisinde hükmedemedikleri doğa olayları karşısında ilahi olana başvurma isteği hissetmiştir. Yalnız, ilahi olan ile bağlantı kurabilmek için bir arabulucuya, bağlantı kuracak yarı ilahi bir kişiye ihtiyaç vardır. Bağlantıyı kuracak, istek ve beklentileri iletecek, cevap alabilecek bir kişi, bir rahip, kahin ya da şaman. Bu kişiler; insanın elinin uzanamayacağı “ilahi” varlık ya da varlıklara, sunulan dua ve kurbanlarla ulaşabilen, iyilikleri tapınan kullara ulaştırabilen oldukları için toplum içerisinde saygı görmüşlerdir.

Yerleşik yaşam düzeniyle insan hayatı da büsbütün toplumsallaşma konusunda büyük yol kat etmiştir. Toplumsallaşma beraberinde ilahi olan her türlü durum ile iletişimi toplumun sosyal hayatına taşımıştır. İlahi varlık – Tanrı ve insan arasındaki inanç sistemi ise arabulucu/ kahin olarak atanan, kabul gören kişilerin ve toplumların kendi inanışlarını gelenekselleştirmesiyle ritüel olgusu gelişmeye başlamıştır. Ritüel kelimesi “ibadet” kelimesinin karşılığı niteliğindedir, belirli bir inanç ya da inanış sistemlerini açıklamak ve bunu toplumların kültür parçası haline getirmiş olmaları konusunda belirleyici bir tanım olarak nitelendirilebilir. İlkel toplumlar, sosyokültürel yaşamında ilahiselliği, heykel-heykelcik, cisim ve resimlerle somutlaştırmaya çalışmış ve aynı zamanda da toplumsallaştırmıştır. Bu sebeple ilahiselliğin ve dinlerin toplumsallaşabilmek için kullandığı en önemli yol “sanat”tır.

Görsellik, algıyı şekillendirmek ve resim – heykel yoluyla betimlenen ilahiselliği, hayal edebilmek, düşünebilmek ve inanabilmek için gerekli yolları bize sağlar. Fakat müzik; betimlenen olgu ile arada bağlantı kurabilmek, iletişime geçebilmek ve yoğunlaşmak için gerekli olan önemli bir

unsurdur. Bu yüzden müzik “ritüel” kapsamında düşünülürse, diğer sanat dallarından daha derin bir önem taşımaktadır. Bir ritim içerisinde insanları aynı şeye, hedeflenene doğru itebilirsiniz. Belirli bir duyguyu aynı anda herkese aktarabilirsiniz, bu yolla da istenilene yoğunlaşmak daha da kolaylaşmaktadır.

 Müzik, ulaşılabilirlik konusunda daha etkin ve ifade gücü yüksek bir sanat dalı olduğu için ritüeller de önemli bir rol üstlenmektedir. Çünkü yapılan toplu ibadet/ ritüel esnasında zihinsel yoğunlaşma, yaşanılan ve yaşanılması gereken ilahisellik için gerekli olan duygusal dramatizasyonu ve bağlantıyı oluşturması açısından önemli bir yer teşkil etmektedir. Hatta kadim dönemlerin, Antik Mısır’ın Hermesçi anlayışa sahip rahiplerinin inisiyasyon tapınaklarını inşa ederken titreşim, kısacası müzik hakkındaki fenomenin altında yatan ilkelere dair bilgileri araştırmışlardır. Bu tapınaklarda ritüeller şarkı ve müzik ile yapılırdı. Bunun için inşa edilen ses odalarında fısıldanan bir tek ses bile büyük dalgalar halinde titreşimlere sebep olurdu, böylelikle ritüellerin içlerine işleyen titreşimi tapınakların tüm köşelerinde duymak ve hissetmek mümkün olurdu. Antik mısırdan alınan öğretilerle Pisagor’un da yaptığı önemli araştırmalar şu teoriyi ortaya atmaktadır; “her şey titreşimden meydana gelmiştir”. O halde her şeyin özünde, uyarıcı, etkileyici, derinleşmeye imkan tanıyan, algı çerçevemizin nesnel boyutlarını zorlayan bir unsur olarak müzik bulunmaktadır.

Müzik duygusal dönüşümlerde yadsınamayacak derece de önemli etki taşımaktadır. İfade etmenin güçlü bir yolu olarak, topluluğu, kitleleri tek bir duygu ya da durum içeirsinde toplayabildiği için, diğer sanat türlerinden farklı biçimde birey ve sosyokültürel yaşam üzerinde yaygın ve güçlü etkileri bulunmaktadır. Pisagor’a göre her bireyin kendi notası vardır ve her elementin de kendine ait anahtar bir notası vardır. Herşey titreştiğine göre; duygu ve düşüncelerimiz, arzu ve isteklerimiz de birer titreşimdir. Müzik ile bunu aynı nokta da toplamayı başarabiliriz. Kısacası insanların sahip oldukları psikolojik özellikler müziğin yaratılması ve tecrübe edilmesinde belirleyicidir. Müzik en iyi uyumunu, ritüellerde ve antik çağın kadim okullarının dini seremonilerin de göstermektedir. Kutsallığı beslemesi ve dini hayatın beslenmesine yol açması, toplum ile olan bu olguların ilişkisinde önemli rol oynamaktadır. Ritmik güdüler ve müziğin yarattığı titreşimle duygusal coşkuyu meydana getirme, aynı anda topluluğu tek bir noktada odaklayabilme özelliği, duyguların ifadesi ve ibadete yoğunlaşmayı sağlaması için uygun ortama zemin hazırlamış, ritüellere olan katılımı teşvik etmiştir. Dini inanış ve uygulamaların duygusal bir tecrübe içerisinde öğrenilmesinin önünü açtığı gibi, eşlik ettiği ritüel bağlamında adanmışlık ve dindarlık hissinin artmasına ve dindarlıkta derinleşmenin yaşanmasına neden olmaktadır. Müzik gibi ritmik ve titreşime dayalı eylemler, yarattıkları duygusal etkiler ile ritüel/ibadetlerde güdülenmek, aynı nokta da enerjiyi, düşünceyi ve inanışı odaklayarak duygusal bir koşullanma meydana getirmektedir. Böylelikle müzik hem dini tecrübeye katılımı hem de dini tecrübenin kendisini yoğunlaştırıp kuvvetlendiren bir etki yaratmış olur.

Sosyal gerçeklik – din – değer sistemleri birey ya da toplumun hayatında uyuşmazlığa düştüğünde sorunun aşılmasında sanat yine büyük rol oynamaktadır. Dinin büyüklüğünü, inanışın yüceliğini ve bahşedilmişliği sözlerin dışında ancak sanat ile ortaya koymak mümkündür. Özellikle orta çağ ve rönesans avrupasındaki kiliselere bakacak olursak, sanat ihtişamını din yoluyla göstermektedir. Mimarinin büyüklüğü, resimlerin ve heykellerin kusursuzluğu,  ilahisel melodilerin ibadete ve inanışa daveti ile insanların inanışlarını, birlik ve beraberliklerini ne şekilde etkilemiş olduklarına tanık oluruz. Kısacası inanış ve sosyal gerçeklik arasında meydana gelen çatlakları doldurmakta sanat önemli rol oynamaktadır.

Etkili bir yol olan müzik sanatı, belirli ritmik yapısal özellikler ile sembolik anlamsal içeriklere sahip olduğu için inancın öğrenilmesini temin eder ve bir paylaşım haline gelmesini sağlar. Ritüeller vasıtası ile de birey ve toplum arasında güçlü bir köprü kurmaktadır. İbadet ve müzik sosyal bütünleşmeyi oluşturabildiği gibi çatışmaları dramatize ederek de sosyal bütünleşmenin devamlılığını sağlayabilir. Ayırıcı ya da birleştirici güç olarak tarihin, özellikle de inanışın başlangıcından itibaren müzik sanatının gücü yadsınamayacak derecede önemlidir. Ritüel esnasında bir nokta da toplanılan düşünsel enerji, odaklanılan tek bir düşünce, duygu ile bir bütünlük olmasını sağlar. İnanışı, yakarışı, duygusal-içsel devinimlerimizi sadece söz yoluyla değil, aynı zamanda da ses-ritim-titreşim, yani müzikle de aktarma ihtiyacı duyarız. En önemli noktalardan biriyse; görsel algımızın dışında anlamlandırmaya çalıştığımız bir çok olgu, müzik sayesinde zihnimizde vücut bulmuş olacaktır.

ALEV TÜRKAN

20   İLHAN VARDAR

Yine kitaptan birkaç alıntı.

“ISTRANCALARDA TULUM SESİ TANRISALDIR. Traklar’ın, Trako Daçların, Frigyalıların en güzel şarkıları bu ormanlık dağlarda söylenmiştir…’’’Böyle yazar  destanlar…Gizemli Tarih; Thracians, Kimmerias, Paeonia, Phrygians, Moesians,  Dacians,Celts,İllyri,Troia,Bithyni diye başlar ve yaklaşık 200 klan sayar Trak soy ağacında .Agathyrsi İskitler, Traklar’ın çok yakınında yaşarlar , Trak Soyluları ve Herodotos!un Şahane İskitleri. Tümülüsler Halkları, Çifte Balta Taşıyanlar, Ölü Maskeliler, Pantalonlu Savaşçılar ,Binlerce yıldan beri Dövme yaptıran halklar, Kadınları da savaşçı olan kavimler, Atlı

Kavimler, Müziği, Astronomiyi, destanları, Eğri Kesim yada Hayvan üslubunu iyi bilenler, sadece Gök Tanrıya inanan ancak Doğadaki herşeye saygı gösterenler, altın ve her türlü metali binlerce yıldan beri işleyenler, kökenleri yüzlerle değil , binlerle ifade edilebilecek kadar eski olan Kavimler, Denizci Kavimler ve daha bir o kadar isimleri olan Kültürlerden bahseder.”

“Vize Oppidum, Askeri ve Dini karakterde yapılanmış bir merkezdir. Avrupa ve Balkanlarda ki örneklerinin hemen hepsinden büyük ve görkemlidir.”

Ayrıca eserde Avrupa Arkeopark’larından örnekler zengin fotoğraf arşivi ile verilmiş.

Oppidum(Kutsal Kale) ve kapsamlı bir Arkeopark Projelerini de bulacaksınız eserde. Ne yazık ki bu ülkede baki kalması gereken kurumlar, kişiler değiştikçe değişmektedir. Özellikle yerel yönetimlerde bu çok daha önemlidir. Desteklenen bir proje yeni yönetimlerle rafa kaldırılabilmektedir. Umarım bu proje rafa kaldırılmaz uygulamaya sokulur.

Hatta şaşkınlığıma neden olan bazı şeyleri yazmak istemiyorum, çünkü ön yargılı davranılmamalı, sizlerde eseri okudukça yaşayacağınız o bilginin sonsuz ışığında ki şaşkınlık duygularınızı yaşayın diyorum.

Evet üzüntüm daha üzerinde yaşadığımız toprakların bilinmezliklerini öğrenemeden yok etmeye çalışmamız.

Ne yazık ki bu bölgeyi de içine alan Istrancalar taş ocakları tarafından istila edilmiş durumda. Ve bu taş ocaklarının beslediği fabrikalar bu kutsal alanlara kuruluyor.

image002

 

İstanbul sularımızı aldı ama hala su kıtlığı çekiyor, bizler hala yok olan Ergeneyi kurtarmaya çalışıyoruz, Trakya kuzey ormanları ve kültürel mirasımız ile elden gidiyor ne yazık ki.
 
En azından çocuklarımıza miras bırakacağımız bu eserlere gereken ilgiyi göstererek bu eserlerin ortaya çıkmasına neden olan bilim insanlarına destek verelim.
 
Bilime, sanata, kültüre, daha da önemlisi insanına düşman siyasetçileri anmak bile istemiyorum. Çünkü umudumu yitirmedim. En azından insandan yana olan üreten çok azda olsa bilim insanlarımız var.
 
Bu tarihsel mirası e-kitap olarak okumak ve arşiviniz için
 
 
adresinden indirebilirsiniz.
 
OPPİDUM (Kutsal Kale) projesinin taslağı
image003
 
 
 
image004
 
image005
 
 

GİRİŞ

 

Yazmış olduğum “Oppidumlar “Kutsal Kelelerin Üstün İnsanları” Ve Yirmibirinci YüzyılDoğa sanat yaşam ölüm üzerine adlımakalenin amacı, Arkeolog-Prehistoryen Sayın Ufuk Baş Arığ’nın kaleme almış olduğu,  Oppidumlar  “Kutsal Kaleler”   Savaşçı Din Adamları Üstün Savaşçı Ve Üstün İnsanların Yetiştirildikleri Okul ve Kaleler Tepe KalelerIstırancalar Bölgesi  Vize Oppidum “Kutsal Kale” adlı kitabından ilham aldığım; “Üstün İnsan” kavramı doğrultusunda, geçmiş ve günümüz insanlarının ölüm, yaşam, doğa ve sanata bakış açılarını karşılaştırmak, bu karşılaştırmayı okuyucunun dikkatine sunmaktır. Geçmiş ve günümüz arasında adeta bir köprü olarak görev yapan sanatın önemini vurgulamak, tarih içinde yaşamış olan ve “üstün insanlar” olarak nitelenen insanların, yaşam, ölüm ve doğaya bakış açılarını sergileyerek, 21. Yüzyıl insanının bakış açısı ile gündeme taşımaktır.

    Makalem için bana ilham veren sayın hocam Arkeolog-Prehistoryen Ufuk Baş Arığ’a sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum…

 

 

Derya Ölçener

 

 

 

OPPİDUMLAR “KUTSAL KALELERİN ÜSTÜN İNSANLARI” VE YİRMİBİRİNCİ YÜZYIL DOĞA SANAT YAŞAM ÖLÜM ÜZERİNE

 

 

Oysa doğa sürekli dirilişti...

    “Herkes ölmeyi önemli sayıyor ama ölüm daha bayram değil. İnsanlar, en güzel bayramların nasıl kutlanacağını öğrenemediler daha.” (Nietzsche,2012,s.73)

    Varlık ile tanışan insan için ölüm, en kısa mesafede durmaktadır. Dünya üzerine ayak basan insan, bu mesafenin kısalığından haberdardır. Bu bilinmezliğe karşı adeta gözlerinin üzerine kapattığı elleri ile araladığı parmaklarının içinden bakmaktadır. Ölüme karşı çaresiz olan insan, yaşarken onu yenmenin türlü yollarını aramış ve aramaktadır. Bilim, sanat, inanç, insanlığın başlıca silahlarındandır. Bilim, tıpta yenilikleri araştırıp uzun yaşamın sırlarını ararken, sanat, nesiller boyu kültür ve duygu aktarımı ile insanı ölümsüzleştirmeye çalışmış; inanç, öte dünya vaadi ile bedensel varlık alanının geçici olduğunu, mükemmel olanın, öte dünyada olduğunu öğretmiştir. Bu dünyada ise güç insanın elindedir…

     Nietzsche; “Ben nerede canlı bir varlık bulduysam, orada kudrete yönelik iradeyi gördüm. Hizmet edenin bile efendi olabilme iradesini gördüm” der. İnsandaki güç istenci öylesine kuvvetliydi ki, belki de dünya üzerinde sürekli dirilişin tek yoluydu… İnsan bu kudretli rolüne doğayı tahakküm altına alarak başladı. Önceleri basit ihtiyaçları için doğadan fayda sağlayan çalışkan insan, ilerlediği bilim ve teknik sayesinde onu tamamen olmasa da kontrol etmeyi başarabildi. İnsanlar geniş alışveriş merkezleri, toplu konut ve daha nice kamusal olan projelerini, doğayı yok etmek pahasına hayata geçiriyor ve her geçen gün doğanın üzerinde hakimiyet sağladıklarını düşünüyorlardı. Tüm bu kamusal alanlarda, hep birlikteliğin güveni ile yaşayan insanın düşüncesinden ölüm biraz olsun uzaklaşıyordu. Oysa “ Her günkü hep-beraberliğin kamusallığı ölümü hep cereyan eden bir rastlama olarak bilir. Şu veya bu yakın dostumuz yahut uzak bir tanıdığımız ölür. Her gün ve her saat tanımadıklarımızda ölür. BU hali ile o, her gün karşılaşılanları karakterize eden dikkat çekmezlik içinde kalır. Zaten herkesin işbu hadise için belli bir tefsiri de hazırdır. Onun hakkında dile gelen yahut çoğunlukla bir şey söylemeyen ve “koşarca” sarf edilen sözler arasında şunu demek ister: Sonunda herkes ölecek, fakat şimdilik sıra bizde değil” (Heidegger,2011,s.268)Ölüm sırasını savmış gibi yaşayan günümüzün kamusal insanı, ölümün belirlenmiş yok edişine karşı “yok ediş” savaşı başlatmış gibidir… Güç istenci geçmişte olduğundan farklı işliyor, doğadan güç alan insan, yine doğaya tahakküm ederek güç kazanmaya çalışıyor…

21. yüzyıl insanı öte dünya inancı doğrultusunda kutsal kitaplarda “yeryüzü nimetleri” olarak adlandırılan nimetlere karşı oldukça acımasız davranışlar sergilemektedir. Amaca hizmet eden tüketilebilecek olan hemen hemen her şeyi bilim yardımı ile suni olarak üretirken, doğal olanı ise betonlaştırmaya hızla devam ediyor gözükmektedir. Platon’un çerçevesinden bu resme baktığımızda onun “idealar dünyasını” kutsal kitapların “öte dünyası” ile özdeşleştirebiliriz. Platon yeryüzünde gördüğümüz her şeyin birer sanı (doxa; duyu organları ile algılanan dünya) olduğu ve aslının ise, idealar dünyasında bulunduğunu söyler. Yaşarken kutsal kitaplardaki cennete ulaşamayacak olan insanın, dünya üzerindeki bu kopyaları, dilediğince kullanma ve yok etme arzusu gücünü ölümden sonra halihazırda mükemmel olan aslına ulaşabileceği garantisinden alıyor gibidir. Buna göre yeryüzü, öte dünya yanında ikinci sıradadır. Henüz bilinmeyen öte dünyaya karşı duyulan inanç, “şüphe duyan ve merak eden varlık olan insanın” sorularını zaman zaman cevapsız bıraksa da, yapıp etmelerine meşru bir dayanak olmuştur.Platon’un sanı (doxa) bilgisinin yanı sıra “episteme” bilgisinden söz eder. Episteme dünyanın akıl ile anlamlandırılmasıdır. ve tümel olanın bilgisidir. Değişmeyen idealar dünyasını ancak akıl ile kavranılabileceğini savunur. Platon’a göre episteme bilgisine herkes ulaşamaz. Sadece üstün insan olarak nitelediği filozoflar (philos;sevgi, sophia; bilgelik) bilgeliğin anahtarını elinde taşır. Ancak bu anahtar sonuna kadar açılmış, doğayı yok eden bencil güdünün kapısını kilitleyebilecektir…

 

OPPİDUMLAR KUTSAL KALELERİN ÜSTÜN İNSANLARI ÜZERİNE

    “Biz bakacak hiçbir şey yokken görmeyi, her taraf sessizken dinlemeyi öğrendik.” (Baş Arığ,2014,s.189)

    Günümüzden yüzyıllar önce yaşamış “Çok büyük coğrafyada binler, onbinler ve çok daha fazlası ile varlık gösteren kavimler… Kökenleri dünya insanlık kültürünün başlangıcına kadar giden halklar…” (Baş Arığ, 2014, s.58) Traklar ve Keltler… Yapılan araştırmalara göre bilgeliğin anahtarlarını ellerine geçirmeyi başarmış gibiydi bu kavimler. Bu insanların yaşam alanları olan “Oppidumlar, özel coğrafi şartlarda yapılan ve kendi kurallarına göre faaliyetleri belirlenen, özerk dokunulmazlıkları olan, koruyucu kutsal kalelerdi” (Baş Arığ, 2014, s. 70) İnşa ettikleri Oppidumlar’ın mimari yapısı, üstün olarak nitelendirilen bu insanların adeta yaşam biçimlerinin birer simgesiydi. “ Oppidumlar birer güç kalesidir… Fonksiyonel yapıları gereği, çevrelerindeki süregelen nizamdan olabildiğince uzak, ulaşılması güç coğrafyalarda bulunmayı yaşam biçimlerinin gereği olarak seçmişlerdir…” (Baş Arığ, 2014, s.70) Yüzyılımızın mimari yapılaşmanın tersine doğayı yok ederek değil, doğa ile birleşmeyi tercih etmiş gözükmekteydiler. Ritüellerinde doğa ile “bir olmak” onunla bütünleşmek ölümsüzlüğe dokunmak gibiydi onlar için. “Dağlar ve kayalarla aralarında doğal ve kutsal bir bütünleşme meydana gelmişti. Kendilerini onlar kadar kuvvetli, güçlü, sert, acımasız ve sırlarla dolu olarak görüyorlardı. (Baş Arığ,2014, s.79) Bu insanlar Heidegger’ın söylediği gibi, ölümün sırasını savuşturan ve bu savmanın rehaveti ile hayata bakan insandan oldukça farklı gözükmekteydi. Her an ölüm ve yaşam arasında duran ve ikisi arasında fark gözetmeksizin yeryüzüne saygı duyma öğretisini içselleştirmiş ve bunu birbirlerine aktarmayı başarmış kavimlerdi.

    “Oppidumlar kale örgütünde: Savaşçılar, kahraman liderler, dinsel törenleri idare eden ve savaşçıların ruhsal gelişimine yardımcı olan dini lider, çeşitli sınıftan savaşçılar bulunmaktaydı. Oppidum savaşçıları değişik ve çok özel kurallara göre yetiştirilmiş ve  kültür seviyeleri oldukça yüksekti. Kendisini diğer insanların iyiliğine adamış, sorunları insanca çözmeye çalışan ancak gerektiğinde tüm savaş silahlarını en mükemmel şekilde kullanabilen çok farklı niteliklere sahip savaşçılardı. Olgun insan olmayı üstün amaçları olarak belirlemişlerdi. Kendi özgürlüklerine düşkün oldukları kadar başkalarının aşağılanması ve esaretine karşıydılar. Köleci toplum zihniyeti ile devamlı savaş halinde oldular” ( Baş Arığ, 2014, s,84) Bu ifadeler ışığı altında bugün insan hakları evrensel bildirgesinin izlerini sürmek mümkün olabilir…Özgürlük ve savaş kavramları birbirine bağımlı bir görünüm oluşturmaktadır. Nesiller özgürlük için savaşmışlarıdır. Savaşmak insan doğasının vaz geçilmez bir parçasıdır. Yüzyıllar içinde “savaş” kavramı ve içeriğinde çeşitli değişimler meydana gelmiştir. Eski kavimlerin savaş anlayışı “erdem” kavramı ile bütünleşmiş gözükmektedir. Nietzsche, insanın varoluş özelliği ve savaş arasında kurduğu bağlantıdan, “Ecce Homo” adlı kitabında şu şekilde bahsetmiştir. “ Savaşa gelince o başka birşeydir. Yaradılışımdan savaşçıyım ben, içgüdüdür bende saldırmak. Düşman olabilmek, düşman olmak, - bunun için güçlü bir yaradılış gereklidir belki de; en azından her güçlü yaradılışta zorunlu olarak bulunur bu. (2009, s.16) Yapılan araştırmalar doğrultusunda kutsal kalelerin üstün savaşçıları savaş silahından önce uzlaşma yolunu tercih etmiş ve zayıf olanı korumayı erdemli bir davranış olarak kabul etmişlerdir. Bu üst insanların bilgelik anlayışı 19. Yüzyıl filozofu Nietzsche tarafından adeta tekrar dile getirilmiştir. “Düşman önünde eşitlik, erkekçe bir ikili kavganın ilk koşulu, insan küçümsendiği yerde savaşmaz da; buyurduğu bir şeyi aşağısında gördüğü yerde savaşmamalı hiç. –Savaşçılık mesleğim dört ilkede toplanabilir. Birincisi; Yalnız üstün gelmiş şeylere saldırırım, gerekirse üstün gelmelerini beklerim. İkincisi, hiçbir bağlaşık tek başıma kalacağım ve yalnız kendi adımı tehlikeye atacağım şeylere saldırırım… Üçüncüsü: Kişilere saldırmam hiç; onları genel, usul usul yayılan ve yakalanması güç bir tehlike durumunu görünür kılmak için bir büyüteç gibi kullanırım. Dördüncüsü: Altında kişisel anlaşmazlık yatmayan geçmişinde kötü deneyimler bulunmayan şeylere saldırırım yalnızca” (Nietzsche,2009, s.17) Nietzsche’nin ifade ettiği savaşma şekli, günümüz toplumunda insan ve insan savaşımından farklı bir görünümdedir. Bugün yönetimler ve toplumsal ilişki ağları, samimiyetten uzak mühendislik zekası ile ve yöntemleri ile sürdürülmeye çalışılmaktadır. Eski kavimler ve savaşları ile 21. Yüzyıl insan topluluklarının savaşlarının nihai hedefi özgürlüktür. Ancak iki topluluğun savaşma tarzlarının arasında mühim bir fark vardır. Eski kavimler savaşları ile kendilerini yaşam ve ölüm karşısında özgürleştirirken, 21. Yüzyıl insanı yaşam ve ölüme karşı duyduğu kaygı karşısında köleleşmeye devam etmekte, bilim, teknoloji ile verdiği savaşta sözde galibiyetlerinin mağlupları olmaya devam etmektedirler.

    Nietzsche’nin savaşan insanının davranışı “ölçülülük” içermektedir. Eşitlikçi bir savaş sistemi ölçülülüğü beraberinde getirmektedir. Platon “ölçü, yiğitlik ve bilgelik gibi değildir. Bu ikisi toplumun yalnız bir parçasında bulunur. Bütün toplumu da yiğit ve bilge kılar. Ölçüyse, bütün bu toplumlara yayılır. Bütün yurttaşlar arasında tam bir düzen kurar. Aşağı, orta, yukarı, güçlü, güçsüz, zengin, fakir herkes aynı ahenge uyar. İşte bu uyuşmaya ölçü diyebiliriz.” (Platon, 1992, s.21) Bugün ölçülülüğü yeniden öğrenmeye çalışan 21. Yüzyıl insanı eski kavimlerin yaşadığı toprakları kazarak bu mirastan faydalanma imkanı ile yüz yüzedir. Tüm bu mirasın yegane taşıyıcısı  ise sanattır…

 

SANAT YAŞAM VE ÖLÜM ARASINDA

    “Ruhtaki değişikliklerin üç ana nedeni vardır. Duyular, imgelem ve tutkular.” (Malebranche, 1997, s.14) İnsan ile var olan bu kavramlar yaşam alanının her bir köşesine yayılmıştır. Duyular, uyaranlarla temas halindedir. Duyumsanan, tutkuları oluşturur. Tutkular ise zihinde imgelem yetisini harekete geçirir. Aynı zamanda bu zincir sanatların besin kaynağı olmuştur. İnsan sahip olduğu bu özelliklerle sanatı yaratmıştır. Malebranche’in duyular, imgelem, tutkular üçlüsünün kombinasyonlarının zihinsel işleyişi farklılık gösterebilir. Bununla birlikte sanatsal yaratımlarında birbirinden farkı ortaya çıkar. Duyular ve nesneler arası ilişkiler, zihinsel imgelemeler, ölçülülük ve tutku arasındaki ilişkiler kültürlerden kültürlere değişim göstermiştir. Bu sebepten dolayı kültürlerin sanat anlayışı farklılık göstermektedir. Diğer yandan bu ilişkiler ağı insanın yaşam ve ölüm arasındaki duruşunu belirler. Bu duruş bir bakış açısıdır… Bir dik üçgenin ortasında adeta nokta olarak bulunan insanın, üçgenin hangi uzunluktaki kenarına baktığı ile ilgilidir. Malebranche,şiddetli duyumlar ve tutkulardan kaçınılması gerektiğini bu duyumların ölçülü bir seviyede zihinde var edilmesi gerektiğini söyler.

Oppidum kutsal kalelerde yaşayan eski kavimlerin sanat ve yaşam özelliklerine baktığımızda, duyu imgelem tutku arasındaki ölçülülüğü korumaya özen gösterdikleri söylenebilir ve yine bu bakış açıları yaşam ve ölüm arasındaki duruşlarını bize net bir şekilde göstermektedir. “Bu üstün ve kuvvetli kavimler dediler ki, bizler kültürümüzü öyle bir maddeye aktaralım ki sonsuza kadar yok olmasın ve tüm kültürler yaşamları boyunca bizi yanlarında görsünler. “Taşlar ve kayalar üzerine yazımızı ve tüm sembollerimizi öylesine kalıcı olarak taşıyalım ki, bizden sonra tüm ait olduğumuz kavimlerin nesilleri, bu ortak kültürlerin miraslarına yaşamları boyunca sahip çıksınlar ve onlardan güç alsınlar.” (Baş Arığ, 2014, s.52) Sanat, kültürün kalıcılık gayesi taşıması onu yaratanının ölümsüz olma isteğini yansıtabilir. Halihazırda içinde bulunduğu topluluğu ve henüz var olmayan gelecek nesilleri bu ölümsüzlükle tanıştırmak ister gibidir.

    Gücünü doğadan alan eski kavimlerin sanat kültür nesneleri onların doğaya olan saygılarının da sembolleri olmuştur. Binlerce yıl varlık göstermiş bu kavimlerin şehirleşme planları, dünya üzerindeki yaşam biçimleri ile 21. Yüzyıl topluluklarının şehirleşme ve yaşam biçimleri arasında çarpıcı bir fark gözlenmektedir. Eski ve yeni bu iki topluluk arasındaki farkın sorunu; teknolojinin ilerlemesi değil, yine üçgenin içindeki adeta nokta olan insanın yine hangi kenara baktığı ile ilgilidir. Eski çağlara göre bilim, teknoloji ve inanç sistemlerinin gelişkin konumuna karşı, doğayı acizleştiren 21. Yüzyıl insanı, yaşam ve ölüm arasındaki mesafeyi kısaltmış, duyu, imgelem ve tutku üçlemesinin ölçülülüğünü kurmakta zorlanmaya başlamıştır. Oysa “doğa” sürekli dirilişti… Ve belki de Nietzsche’nin söylediği gibi, insanların nasıl kutlayacaklarını bilemedikleri en güzel bayram olan ölümün, tek kutsanma yoluydu…

 

 

KAYNAKLAR

-Arığ, B.U. (2014) Oppidumlar  “Kutsal Kaleler”   Savaşçı Din Adamları   Üstün Savaşçı Ve Üstün İnsanların Yetiştirildikleri Okul ve Kaleler Tepe Kaleler  Istırancalar Bölgesi  Vize Oppidum “Kutsal Kale” :www.arkeolojimerkezi.com

-Heidegger, M. (2006) Varlık ve Zaman, çev. Kaan H. Ökten, İstanbul: Agora Kitaplığı

-Malebranche, M. (1997) Hakikatin Araştırılması VI, çev. Miraç Katırcıoğlu: Milli Eğitim Basımevi

-Nietzsche, F.W. (2012) Böyle Buyurdu Zerdüşt, çev. S. İnan Sönmez: Birleşik Basım Paz. San. Tic. Ltd. Şti.

-Nietzsche, F.W. (2009) Ecce Homo, çev. Can Alkor: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları

-Platon, (1992) Devlet, çev. Sabahattin Eyüboğlu, M. Ali Cimcoz: Remzi Kitabevi

20  İLHAN VARDAR - 09.07.2014

 

Yayınlanan ilk makaleme şöyle başlamıştım :

“Şurada Hazreti Nuh zamanından beri gömülü kalmış taşlar var. Belki de tufandan önce de toprak altındaydılar. Babam da, babamın babası da benden önce çadırlarını burada kurdular ama bu betimlemelerden hiçbir zaman haberleri olmadı. On iki yüzyıldan beri inananlar –Allah’a hamdolsun yalnız onlar gerçek bilgeliğe sahiptiler – bu ülkede oturmuşlardır. Fakat içlerinden hiçbiri de, onlardan önce gelenler de yeraltı sarayı diye bir şey duymamışlardır.

Şimdi bak !

Bir frenk günlerce uzaktaki ülkesinden geliyor, dosdoğru bu yere gidiyor, eline bir değnek alıyor, bir çizgi şuraya, bir çizgi buraya çiziyor. <işte>, diyor, <saray bu>, <orasıda kapı> diyor. Bize de yaşamımız boyunca ayaklarımız altında, bizim haberimiz olmadan yatan şeyleri gösteriyor.

Harika! Harika!

Sen bunları kitaplardan mı, sihirle mi, yoksa Peygamberinizden mi, öğrendin? Söyle, ey Bey! Bilgeliğin sırlarını söyle bana!  (Tanrılar Mezarlar ve Bilginler – C.W.Ceram, Remzi Kitapevi, İstanbul 1986)

İngiliz arkeoloğu Layard, 1845’lerde Mezopotamya da Nemrut tepesinin altındaki Asur sarayının bulunduğu kazılar sırasında kendisine yardım eden Şeyh Abdel-el-Rahman’ın sözleri bunlar.” (Bilgeliğin Sırları – İlhan VARDAR – Bilim ve Ütopya – Ocak 1996)

Aslında bu makalenin esas konusu o yıllarda başlayan ve Istranca Dağlarındaki suyu İstanbul’a götürme projesinin handikaplarını anlatmak, zaten Trakya’ya dahi yeterli gelmeyen içme suyunun gitmesi bir yana, dünyada eşi benzeri bulunmayan Longoz Ormanları başta olmak üzere Istranca florasının yok olma tehlikesine dikkat çekmekti.

Aynı yıllarda çocukluğumun oyun alanları olan evimin arka tarafında ki tepede önemli bir arkeolojik eser ortaya çıkarılıyor. Trakya’da bulunan ilk Roma Dönemi Antik Tiyatrosu. 

Şeyh Abdel-el-Rahman’ın şaşkınlığını yaşamadım, çünkü tarihi İstanbul’dan eski olan Vize’nin bu tarihsel süreçteki önemini biliyordum az çok,  ama böyle tarihsel bir hazinenin gün ışığına çıkarılmasının heyecanı ile bu ilk makalemde, bir yandan yaşadığımız ve altında nelerin yattığını öğrenemediğimiz bu toprakları tahrip ederek yok etmenin üzüntüsü ile iki konuyu birleştirip yazmayı uygun bulmuştum o zamanlar. 

Geçtiğimiz mayıs ayının sonlarında çok daha büyük bir heyecan, şaşkınlık ve üzüntü yaşadım. 

Çünkü çok kısa bir süre önce tanıdığım, bilgeliğin sırlarını öğretmeyi ve bilgiyi paylaşmayı şiar edinmiş Arkeolog-Prehistoryen Sn.Ufuk Baş Arığ, aylardır sabır ve heyecanla beklediğim 4 ciltlik Vize Oppidum (Kutsal Kale) eserini e-kitap olarak yayınladı. 

Büyük bir heyecanla bu muazzam eseri inceledikçe şaşkınlığım Şeyh Abdel’e yaklaşıyor hatta artıyordu. Bunun nedenlerini Sn.Arığ’ın Istrancalar Bölgesinde Tarihe Dokunmanın anlamını anlattığı bölümde bile bulmak mümkün.

“Trakya Istrancalar bölgesi, bu kitabın yazıldığı ve araştırmalarımın temel aldığı yerdir. Her ne kadar bölgesel bir araştırma gibi gözükse de, bölgedeki kültür ve tarih mirasını keşfettikçe araştırmalarım geniş bir coğrafyaya yayıldı. Doğuda Asya steplerinden, Kafkasya Ural Altay bölgesine, Batıda Kanada’dan İngiltere, İskoçya ve İrlanda’ya, Kuzey Avrupa’dan Avrasya’ya ve Balkanlara, Güneyde İber yarım adası , Malta adasından ve nihayetinde Trakya topraklarına kadar uzanan, geniş bir alanda, araştırmalarımı destekleyecek verileri topladım.

Istrancalar, Trakya bölgesinin son orman alanı, oksijen ve su kaynakları açısından hayati bir bölgesidir.

Doğal güzellikleri yanı sıra yeterince araştırılmamış tarihi değeri ile Ülkemiz için büyük bir kıymettir.

Istranca bölgesinin sınırları kuzeyde Bulgaristan, doğuda Karadeniz, Güneyde Tekirdağ, Batıda Kırklareli İlini içine alan Trakya ovaları ile çevrili orta yükseklikte dağlık alandır. Görünen zenginliklerinin altında keşfedilmeyi bekleyen birçok gizemi de bünyesinde barındırır.

Herodot’un anlattığı küçük gölleri ve gizli yolları bulmak ümidiyle başladığım yolculukta; Mahya Dağı çevresinden, Pabuç ve Kazan derelerinin kıyılarına, Sarp Dere köyünden, Kıyıköy’ün denize inen sarp yamaçlarına, Vize Karakoçak kayasından çevre vadilere, Demirköy ormanlarından Bulgaristan sınırlarında, yaklaşık yirmi yıl geçirdim.

Bazı sabahlar gün doğumuyla çıktım yola, sabah ışıklarının kutsal kayalarda ki ışıltısını fotoğrafladım.

Ya da dağ köylerinde bir akşam vakti gün batımından sonra bir düğene davet edildim. Kaybolan kadim gelenekleri arşivledim. Eski kültürün son mirasçılarını tanıdım çoğunu ebedi diyarlarına uğurladım.

Son “İğmeli Ev” ustasından, bu mimarinin inceliklerini öğrenirken, bu evlerin çok eskilerde İskit, Kelt ve Traklar’ın ortak kültür mirası olduğunu fark ettim. Bu gün “İğmeli Evler” ülkemizde korunamasa da, Rusya, Kafkasya, İrlanda, İskoçya, Bulgaristan ve daha birçok ülkede tamamen aynı mimarideki evler, geçmişte yapılmış ve hala yaşamaktadır.

Yolculuğum büyük bir keşifti benim için. Daha önce her kesin baktığı ama ne olduğunu göremediği,keşfedemediği doğa ve insan anıtlarını gördüm. Çok geçmeden Muhteşem Megalitik bir alanda olduğumu anladım. Birçok benzerinden daha büyük ve görkemli yapılar, doğanın eliyle kamufle edilmiş sessizce yaşlanıyordu…

Kırklareli’nin ilçesi Vize’de Kutsal bir Kale doğa ananın güçlü karstik kayaları üzerinde fark edilmeyi bekliyordu. Yükselen ahşap duvarları, evleri, atölyeleri ve hendekleri çoktan yok olmuştu. Kutsal kalenin sahipleri, yaşamak için yok olmayacağını bildikleri kayaları seçmişlerdi kendilerine. Kendilerini ifade etmek için, tüm kutsal alanlarını ölümsüz kılmak için hep kayaları kullandılar ve bugüne dek gelmeyi başardılar. “

Üzerinde yaşadığımız bu topraklarda daha o kadar çok bilinmezlik var ki? Şaşkınlığım işte bu bilinmeyenler yüzünden.

Ve eseri daha da değerli kılan “Vize Oppidum Kutsal Kale” araştırmalarının Dünya ve Türkiye üzerinde yapılan bilimsel ilk çalışma olması.

 

Makalenin yer aldığı bağlantı : http://ilhanvardar.blogspot.com.tr/2014/07/vize-oppidum-kutsal-kale-1.html

 

Hazırladığım:

“Arkeoastronomi – Manyetik Alanlar –Megalitik Kültür Observatuarları” Konulu Kitabımdan Özet Alıntı Olarak (Göbeklitepe De Konu İçindedir):

Observatuarlar Mimarlık Tarihinin Anıtsal Gözlem  Evleri

 

Makale aşağıda yer almaktadır.

Ayrıca aşağıdaki linkten makaleyi indirebilirsiniz.

 

Observatuarlar Mimarlık Tarihinin Anıtsal Gözlem Evleri